‘istanbul ve balığı’

 

bugün lüfer bayramının ilk etkinliği, istanbul ve balığı’nın konuşulduğu bir panel oldu.

 

istanbul lüfere hasret kalmasın kampanyası ile başlayan bir geleneğin devamı, konuya ilişkin derdi, gözlemi, parmağı, talebi, gerçeği olan herkesin katıldığı ve katılımına açık bir etkinlik oldu.

 

‘ortak’ kaynaklar, ‘ortak’ kaynakların kullanımı ve devamlılığı konusu bu zamanın en kıymetli konusu bence. bazı şeylerin tükenmekte olduğunun idrakına vardı insanoğlu. kibirli, zaten cevabını bildiğinden soruları duymazdan gelen bireyler değil de hala merak eden ve anlamak adına gayret gösteren insanlarla bir arada oldum ben bu kampanyanın içerisinde.

 

bugün İstanbul’un balığını konuşurken konu elbette lüferden açıldıysa da aslında balığı konuştuk… İstanbul balık halinde bir palamuta 1tl fiyat biçen düzeni, tutan balıkçısından, onun zahmetinden, zanaatinden uzak belirlenen bu fiyatın gerekçelerini konuştuk.
bu soru bir çok aşamasına değinilerek daha uzun uzun konuşulmalı, hiç şüphesiz.

 

bugün bir araya gelen akademisyen, gazeteci, balıkçı birliği başkanları, tarım bakanlığı yetkilisi ve dinlerken katılan kıyı balıkçısı her biri kendi gözünden bir projeksiyon tuttular, gerçeğe dair.

 

ve gördük ki konunun zaman içerisinde değişimi, en temel de doğa-insan, insan-insan ilişkisinin ta kendisi.

 

büyüyen, gelişen, değişen insan ve ekonominin ta kendisi… haliyle sorunlu! haliyle dengesiz! haliyle adaletsiz! haliyle endişe verici!

 

ve bu yüzden lüferin bugünü, yani İstanbul’un, çok sağlam bir tartışmanın devamına tanık.

 

benim bugün tanıklığım ise iğneyi başkasına, çuvaldızı kendine batırabilen insanlaraydı.
birilerini eleştirip, diğerine taş atan insanlar demiyorum.

 

bilimde çapraz ateşe tutulmalar çoğalmalı, diyen akademisyen Fikret Adaman’dan, bir haber yapmak için gereken özenden, taşınılan sorumluluktan bahseden gazeteci Tan Morgül’den, ‘bizi bizle bırakmayın, ama bizi de bırakmayın’ diyen balıkçı birlikleri başkanı Ramazan Öztürk’ten, bilinçli tüketici ile bütün yasaklar, düzenlemeler daha verimli diyen bakanlık yetkilisi İrfan Soysal’ dan ve bugünü açıklama telaşını, ya geleceğe ne bırakacağıza bağlayan bir anneden, Defne Koryürek’ten bahsediyorum.

 

İstanbul’un, lüfer’in bugününe ve yarınına dair bir umuda tanık oldum, olduk!

 

 

 

 

 

 

Image

nisan 2010’dan… yolun başından…

sevgili Defne Koryürek, o gün bugün aynı şeyi söylüyor. ‘bu coğrafyayı okumak’ diyor.

bizlerle paylaştığı ilk yazısı, ‘İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın’ kampanyası, bu ilhamla bu niyetle yola çıktı. Lüfer’in günlüğünün belki de en özel anısı!

“Eski İstanbullu’lar yok artık,” dedi geçenlerde bir taksi şöförü, “siz nerelisiniz?” diye de sordu arkasından. Gönlümden geçen cevabı buraya taşımayayım, köklerim bugünkü sınırlarımızın ötesinde. Dışarlıklıyım, desem, yeri! Osmanlı yani. Ama şöförle sohbetimize bu girmedi, zira, “Çınaraltı’lıyım” dedim. Sonra da emin olamayıp anlayacağından, “Emirgan Çınaraltı” diye altını çizdim. Yaşından beklemeyeceğim bir hasretle “Boğaz çocuğusunuz,” dedi.

Evet, ben, Boğaziçi’nde büyüdüm.

Benim çocukluğumun Boğaziçi’si, çay bahçesine inen hanımların “misafirlere bırakalım” deyip ön sıraları değil de arka masaları seçtiği; suyun Kanlıkavak’tan doldurulduğu; balığa çıkan aslında mahallenin boyacısı Salih usta’nın eve dönerken kendine fazla saydığı balıkları eşe dosta kapıya bıraktığı; fırınına börek götürülen ve börek çıktığında fırıncı hakkının unutulmadığı; kasabı, emlakcısı, bakkalı ve manavı ile herkesin mahalleli olduğu bir zamanın Boğaziçi’si, elbette. Boğaziçi demek, İstanbul demekti. Okulum oradaydıysa da, Nişantaşı, zaten, gidilesi yerler değildi. Kömür, is… yaşanacak yer, oradan uzak heryer, asıl İstanbul da, benim için Boğaziçi’ydi. Suyun yanı.

Dedem kardeşime “hamsi Mehmet” derdi. Kefal balığını öğretirken “sefal”den başlamış, “c”nin Latince ile Grekce arasındaki okunma farkıdan kefali’ye (boş kafa) ve kefal’e gelmişti. Çirozdan zarganaya pek çok balık isiminin Rumca olduğunu, ırkçılığa ayrımcılığa düşmeden, bir Boğaz çocuğu sıradanlığında anlatmıştı. Bizi ziyarete gelip, kaldıkları haftalarda sabah kahvaltılarımız hazırlar ve sağlıklı yetişmenin garantisi diye belirlediği sayıdaki zeytinin, peynirin ve ekmeğin yanı sıra top yumurtayı yediğimizden emin olmak için bizimle oturur ve arkası yarın masallar anlatırdı. Alatlı dedem, adını, köklerini anlatmayı çok sonraki masallara bıraktı ve Sarıyer’li yanını tanıttı ilk masallarında bize. Karadeniz’den Marmara’ya arkadaşını arayan yunus Sami’yi, Samsun’dan yola çıkan “defne yaprağı”nı, Torik Erto’yu, Sarıyer’li midye Mahmut’u… hep dedem tanıttı bize. İstanbul Boğaziçi, Boğaziçi de zaten İstanbul’du. Kardeşim daha bebekken, ben, Sarıyer’den Ortaköy’e tüm “köy”leri sayabilirdim. Oradan sonrası Boğaziçi sayılmıyor muydu, ne, ama ayrıydı. Aynı şekilde “Çınaraltı’nın karşısında Kanlıca, peki, ya RumeliHisarı’nın karşısı?” en sık sorularındandı, dedemin. Haritada Avrupa ile Asya’yı ayıramasam bile, karşı kıyıyı bilirdim.

Çocukluğumda balık birbirini kovalayarak geçerdi Boğaz’dan. Sürüler halinde. Lüfer ve kofana en iyi bildiklerim. Vahşi balıklardı, elini ısırırlardı balıkçıların. Sürüye denk geldiğinizde Boğaz’dan sadece olta ya da ağla değil, biliyorum inanılır gibi değil ama, kova sarkıtılarak bile çekilirdi balıklar. Balık boldu. Boyacıköy’ün önü sıra uzanan o geniş kaldırımın balık kaplandığı onlarca sefer hatırlıyorum. Kulağına kar suyu kaçtı, lodos vurdu gibi tarifleri vardı insanların. Balığın doğası, insana yabancı değildi. İstavritinden, kofanasına mahallelinin tuttuğu balık yenirdi bir tek istisna, kalkandı. Kalkan, Rumeli Kavağı’ndan ya da Beyoğlu’ndan alınan bir balıktı ve alındığında da çok gelirdi. Büyüktü. Bugünkü gibi “bebek” kalkan falan olmazdı tezgahlarda ve dişisini, erkeğini bilmek, ciğerini ya da yumurtasını isteyip istememek İstanbul çocuğu olup olmadığının tescili gibiydi. Balıkçılar sizi tartarken, kopya falan da vermezlerdi. Kalkan kızartılırdı, palamut gibi ve kokusu günlerce mutfaktan çıkmayacak diye söylenilirdi arkasından. Gene de, balık, bugünkü gibi dışarıda değil, evde yenilirdi ve beraberinde kurulan masa mevsimi birebir yansıtırdı. Istakozundan midyesine, uskumrusundan toriğine herbirinin sadece taze tüketildiği, bayatının, pahalısının bilinmediği o vakitler, lüferle çoban salatası yiyebilirdin belki ama kalkana bir tek kıvırcıkla kırmızı soğan kalırdı eşlik edecek.

Doğasında balık olan, o balığı da tuttuğu zaman yiyen insanlara ne ad verilecek ki? Gurme de denmezdi onlara, yenilenle caka da satılmazdı. Ama anlayacağınız “yemek yemeyi biliyorlar” diye gıpta edeceğiniz hanelerden oluşurdu, Boğaziçi ve sakın ha, dudak bükmeyin bu dediğime! Sakın ha yok canımlamayın ve mevsiminde bir balığın, tutulduğu yerin hemen yanı başında yenmesine içimizin nasıl gittiğini, o tadın sahiciliğine ne fiyat deseler vermeye hazır olduğumuzu hatırlattırmayın bana.

Bununla beraber, Boğaziçi’li, nasıl oldu ben anlamadan ve hepi topu benim yaşamım kadar kısa bir zamanda, kat karşılığı evlerini, bahçelerini sattı. Belediyeden talep edeceğine hizmeti, çöpünü Boğaz’a boşaltarak çözdü derdini. Bir gecede konan “gondu”lara kat çıkma izni karşılığı omuz silkti ve bir gece önceki karartmanın ardından Rum komşuya taş atan oğlunun sırtını “aslanım” diye sıvazlayarak çıkarttı, pek çok başka şeyin acısını. O acıları da asla tarif etmedi. Giden Rum komşuya rağmen. Mahalle çeşmeleri birer ikişer kurudu. Sokak aralarında asılı görmeye alışık olduğum çirozlar, aynı Vita tenekelerindeki cam güzelleri gibi, birer birer yok oldular. Fırınlar ya el değiştirdi, ya da “modern”leşti. Fırınların önündeki sıra da sadece Ramazan’a has bir tecrübeye döndü, marketlerin gelişiyle. Mahalle de beraberinde öldü. Kıyı boyunca sayılacak “köy”ler kalmadı. Kofana da öyle, torik de… hepsi bitti. Ne Akıntı Burnu’nda midye, ne de Arnavutköy’de ıstakoz çıkıyor artık. Mahalleli kalmayınca, zira, bunların tükendiğine hayıflanan da kalmadı. Hızlı hayat, dost sohbetlerini de hızlandırdı ve rakıya bile eşlik etmiyor bu balıkların adı, nerede hasretini çekenlerin ahbaplığı.

Bir zamanlar, benim yaşım kadar kısa bir zaman önce ama geçen yüzyılda, İstanbul’da, İstanbullular yaşarken, Rum’u, Ermeni’si, Yahudi’si ve Müslüman’ıyla, Boğaziçi belirlerdi mevsimi. Balık sürüler halinde birbirini kovalayarak geçerdi İstanbul’un içinden. Çocuklar donlarıyla denize girer, hanımlar çay bahçelerinde güneşlenir, mahallenin boyacısı da balıktan döner dönmez bahar temizliğine yardıma gelirdi.
Evet, o vakitler bahar temizliği çini sobaların sökülmesi, duvardaki islenmiş, pislenmis kısımların silinip yeniden boyanması ve bol miktarda da kıymalı makarna demekti ve günlerce sürerdi.

Evet, o vakitler mazot sıkıntısı vardı, evler soğuktu, caddeler pis ve sokaklar karanlık.

Evet, o zamanlar bir araba alabilmek için sıraya girilirdi, bir buçuk-iki yıl sonra alınacak o arabanın rengini bile seçme şansınız olmazdı.

Evet, döviz taşımak bulundurmak, biriktirmek yasaktı ve yurtdışına iki-üç yılda bir kez çıkılabilirdi.

Doğru.

Bunların hepsi geçen yüzyılda geçti.

Bugün mahallelerimiz yerine apartmanlarımız ve etrafı duvarlarla çevrili, kendimizi kendimizden koruyan sitelerimiz var. Anahtarımızı kimseye teslim etmiyoruz, kızartmaları da bir tabak olsun komşuya vermek aklımıza gelmiyor. Zaten kızartma “ağır”, kızartan da evin çalışanı olunca komşuyu hatırlayacak kadın eli de otomatikman eleniyor. Huzurumuz bozulmasın. Medarı iftaharımız arabalarımıza çocuklarımızı koyup markete gidiyoruz ve İtalyan peynirlerinden, Fransız şaraplarına, yöresel ya da organik ürünlerden en katkılı, en yapay aromalı çerezlere her diyardan lezzeti yüklüyoruz sepetimize. Yeni çıkmış ekmek kokuları salan pastahaneler, en hijyenik kasapların yanı sıra, balıkçılar da var, marketlerin mükemmel aydınlatılmış, defa defa denenip en çok nasıl satılırsa öyle sıralanmış raflarının yanı sıra. Çiflik somonları, levrekleri ve çipuraları alıyoruz artık, İstanbul’da, hem de kaç kilometre öteden geldiğini hiç merak etmeksizin. Tazeliği, Şili üzümünden hallice, oysa. Peşinden kovalayıp besleneceği hamsiyi, istavriti ya da sardalyeyi bulamayan lüfer, daha lüfer olamadan, sarıkanat boyundayken satılıyor bu tezgahlarda ve biz, arada gazetede gözümüze çarparsa, okuyoruz: lüferin de soyu tükeniyor!

Lüfer de tükendiğinde, oysa, Boğaziçi’nden ne kalacak geriye?

“İstanbulluyum” diyen, farkında değilse lüferin ve tasalanmıyorsa hele tükendiğine, İstanbul peki, nerede?

arda’nın lüfer anısı

Arda Türkmen’in de bir lüfer anısı var, günlüğe!

Ben doğma büyüme Büyükdereliyim, balığı ve balıkçısı bol sevimli boğaz semti Büyükdere. Annem babam da Büyükdere de doğmuş büyümüşler, birçok çocukluk arkadaşları Reis kaptan olmuş, onların çocukları da bana arkadaş. Şimdilerde Boğazın tadını çıkartmak, balığa çıkmak, olta kamış ile Boğazda at denize çapariyi iken, bizim çocukluğumuz balıkçı teknelerinde yüzerek, hatta onlarla balığa çıkarak geçti ne mutlu ki. Bundan 20 yıl önce lüfer boldu, her yaz hiç bir sofralardan eksik olmazdı , hatta abartıp bu mevsim günde 2 öğün bile yiyen aileler vardı. Çocukken bütün eş dost balıkçı olunca biz de bol bol lüfer yerdik. Motorlar denize çıkar, biz de bir arkadaşımızın kıçtan takma motorlu kayığı ile peşlerinden çıkardık, onlarla beraber ağ atmalarını, mola etmelerini beklerdik saatlerce. Balığı alınca bize de 3-4 tane atarlardı, ” hadi alın bu da sizin rızkınız olsun” diye… O denli boldu lüfer boğazda, biz de son sürat geri döner, hemen çocuk parkında mangalı yakar, atardık balıkları ızgaraya. 14-15 yaşında kendi mangalımızı kendimiz yakar, Lüferimizi  kendimiz temizler, atardık ızgaraya. Yanında da kırmızı soğan, mahalle fırınında alınan sıcacık ekmek … başka hiç birşey istemez… Lüfer o yıllarda da boğazın kralıydı benim için hala da öyle… Keşke şimdi ki çocuklarında bu benimki gibi hatıraları olabilse bundan 20 yıl sonra. İmkansız mı ? değil. Yeter ki ebeveynleri denize , balığa, özellikle de lüfere karşı duyarlı olsun, yapılan kampanyalara destek versinler … O zaman nesiller boyu kral lüfer sofralardaki ve denizlerdeki hükümdarlığını rahatça sürdürecek, biz de çocuklarımıza lüferin tadını sadece anlatmak zorunda kalmayacağız …

yeşim’in lüfer anısı

ya peki lüfer koruma timi’nden anılar!

bugün yeşim yazmış bize, lüfer anısını…

Sebeb-i Ziyaretimiz Lüfer

Yıl 1978-1979

Ben ilkokul 5. sınıf öğrencisiyim

Mevsim Lüfer mevsimi🙂

Annemim Ankara’da yaşayan arkadaşları ile bitmek bilmeyen telefon görüşmelerine şahit oluyorum. Sanmayın ki o zamanlar telefonu elinize alıp numarayı çeviriyorsunuz ve karşınıza Ankara çıkıyor. Hayır. Saatler önceden aradığınız numarayı yazdırıp bekliyorsunuz. Sonra telefonunuz bağlanıyor ve konuşuyorsunuz. O da araya giren santral görevlisinin uyarısı ile en fazla 6 dakika sürüyor. Epey bir koşturmaca yani.

Bu arada bir şey dikkatimi çekiyor. Annem telefonu her kapadığında eline kalemi alıp not ediyor.

“pazartesi Nurgün geliyor”

“cuma Sebati geliyor”

“haftaya perşembe Bilge geliyor”

O anda içimden annemin arkadaşları tarafından ne çok sevildiği geçiyor. Fakat bu sevgi seline karşılık hiçbir hazırlık yapılmadığını fark ediyorum. Misafir yatak odası hazırlanıyor. O kadar. Sebebini sorunca da “ bu mevsim yemek yapılmaz ki sadece Lüfer yenir” oluyor.

Acı gerçeği birkaç saat içinde idrak ediyorum. Annem her ne kadar arkadaşları tarafından sevilen biri olsa da, onların geliş sebebinin Lüfer olduğunu anlıyorum.

Bu durum beni üzmüş müydü, tabi ki hayır. Zira her akşam ayrı bir Lüfer ziyafetine eşlik etmiştim.

Yaşadığım bu güzel anıları ve bu enfes lezzeti iki oğlumun da yaşamasını istiyorum. Onların nesi eksik ?

“ Lüfer’i eksik “ demek istemiyorum.

Yeşim Ekeroğlu Baykut

(o bir slow food/ fikir sahibi damaklar gönüllüsü, lüfer koruma timi mensubu:)

sıdıka’nın lüfer anısı

Sıdıka Karaman ile Defne Koryürek’in  geçen sene lüfer bayramı etkinliğinden lüfer hatırası karesi… günlüğe düşmeden olmaz.

arkasından da anısını…

“Lüfer ve ben”

Yarısı Karadeniz’de geçen çocukluğumla ilgili en eski hatırladığım pazar günlerinin olmazsa olmazları hamsi veya mezgitleri ellerimle bayılarak yememdi. Balıksız günümüz çok az geçerdi. Babama “neden lüfer yok hatırladıklarım arasında” diye sorduğumda o zamanlar bile kıymetli bir balık olduğunu, çıkanın da tezgah yüzü görmeden ya restoranlara ya da Ankara’ya gönderildiğini söyledi.

Çocukluğumun öteki yarısı ve ilk gençliğim Ankara’da geçti, bu sefer kıymetli balığa ulaşmak daha kolaydı, lüferli günlerle tanışmam o zamanlara denk gelir. Ama kendisiyle olan bilinçli aşkım İstanbul’a taşınmamla başladı, birkaç yıl boyunca hazine bulmuş gibi olmuştum. “En sevdiğim balık iyi yapılmış ızgara lüferdir” cümlesini çok kullandım ama ne yazık ki pek az yıl sürebildi bu. Çünkü tezgahlarda boyutu küçülmeye, fiyatı artmaya başlamıştı. Çocuklarımızın değil aşk yaşamak, kendisiyle tanışmaya bile olanakları olmayacak belki, belki de bu süreci değiştirme çabalarımız sonuç verecek ve biz yarım kalmış aşkımıza devam edeceğiz. Umarım.

memet ali’nin lüfer anısı

‘İstanbul lüfere hasret kalmasın!’ dedi, bizimle her fırsatta.

sevgili Memet Ali Alabora’nın hem bir anısı, hem de bir mesajı var günlüğe.

istanbul’un dününe, yarınına…

“Lüfer Yemek”

Eğer kendime bir zaman yaratabilmiş ve bir Lüferle baş başa kalabilmişsem özellikle Boğaz Lüferi ise mesela Akıntı Burnu’nda tutulmuş bir Lüfer, önce etrafım yavaş yavaş kararıyor, hani böyle filmlerde olur ya, ortada bir tek ışık olur etraf kararır,  yani bayağı karanlık oluyor. Bu bir kaç kere geldi başıma. Böyle güzel bir Lüfer, koydum tabağa ki tabi ki her zaman tek başıma yemiyorum eşimle, dostumla, karımla da yiyorum. Ama o gün tek başımaydım ve şöyle bir an yaşadım: Gerçekten sadece benim masam var, Lüfer var ve gerçekten hazdan kafam uyuştu. O yağı… Gerçekten güzel de pişirmişlerdi, kurutmamışlardı. O yağı, kıvamı, büyüklüğü!  Bayağı kafam uyuşmaya başladı. Herhalde 15–20 dakika kadar sürdü balığı yemem, zamanı da tam hatırlayamıyorum ama o kadar bir şeydi. Zaman algısı da gitti, bayağı yani bütün balık geldi, sadece kılçığı kalana kadar, yanaklarını da yedim. Sadece kılçığı kalana kadar geçen süre ne kadardı tam hatırlayamıyorum. Kafamı kaldırdığımda ışıklar yanmıştı, bir alışveriş merkezindeydim, birazdan arabama binip eve gidecektim. Geçen sene Lüfer yiyemedim, bu anlattığım iki sene önce oluyor. Dolayısıyla bence böyle bir haz Lüfer yemek. Onun için Lüfer’e bu kadar sahip çıkıyoruz, yani bu hazzı almaya devam edelim diye. Aslında bir taraftan baktığınızda çok da bencilce. Lüferlerin hayatını kurtarmaya çalışırken aslında kendimizi düşünüyoruz daha fazla yiyebilelim diye düşünüyoruz. Ne de olsa yediğimiz son vahşi canlı balık. Tabi av hayvanları gibi başka vahşi canlıları da arada yiyoruz ama gündelik hayatta yediğimiz son vahşi canlı balık. Diğer bütün hepsi yetiştirilen canlılar. Dolayısıyla Lüfer’in bir de böyle bir önemi var.

Aslında “İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın” kampanyası Çocuklarımızda Lüfer yiyebilsinler, balıkçılar eve hep ekmek götürebilsin, Lüfer devam edebilsin diye yapılan bir kampanya. Bir günlük bir kampanya değil bu, Lüfer’in geleceği olsun diye yapılan bir kampanya. Yani kaynaklarımızı doğru planlayabilirsek, bu kaynaklardan daha yıllarca faydalanabiliriz insan olarak.

Balığı tutan ve yiyenlere sesleniyorum;Boğaz balığı yemeye devam etmek istiyorsanız ki dünyanın en güzel balığı; bence dünya balık çeşitlerinin en güzel balığı, dünyada benim tattığım en güzel balık diyelim; benden daha çok balık tatmış olanların söylediği de bu, onların tattıkları arasında en güzel balık da sonbahardaki bir Boğaz balığı; ki onların da herhalde şahı Lüfer. Onu yemeğe devam etmek istiyorsak bu kampanyaya sahip çıkmalıyız. Lüfer’e ve bu kaynakların doğru bir planlamayla kullanılmasını talep etmeliyiz. Çünkü bir gün Lüfer’i değil başka balıkları da konuşuyor olmaz zorunda kalabiliriz. Bu sadece bir Lüfer meselesi değil, bu Boğaz’ın ve Boğaz etrafının yani Marmara Denizi’nin balık rezervi,  balık üretimiyle ve kaynağın tükenmesiyle ilgili bir mesele. Buna buradan bakmak lazım ve bugünlük bir mesele değil bu. Balık yiyen, balıktan keyif alan ve balıktan ekmek yiyen herkesi ilgilendiren bir mesele.

didem’in lüfer anısı

sevgili Didem Şenol, işletmesinde ‘almıyoruz, satmıyoruz!’ diyen şeflerden. onun da çünkülerinden biri, İstanbul’da lüferin bir dünü var. ve o da notuyla günlüğümüze, uğradı!

 

Didem Şenol

Çocukluğum İstanbul- Marmaris arasını gidegele geçti desem yeridir. Babam güneye yerleşme kararını vermeden, İçmelerin gelincik bahçesi olduğu dönemde sonbahar- kış dinlemez ayda bir dökülürdük yollara. Sabaha karşı çıkılır, öğleden sonra Sakar’dan aşağı inilirdi. Annemin hazırladığı börekler, sandviçler çitlenirdi yolda.

Yola çıkar çıkmaz çok anlam veremediğim bir yerde dururduk. Sonradan öğrendim Kumkapı’ymış. Martı sesleri arasında babam arabadan iner bir kasa lüferle dönerdi. Buzluğa istifledikleri balıklarla yola koyulur, akşam ki mangalın ve rakı sofrasının planlarını yaparlardı. ‘Balık yok mu Marmaris’de?’ diye sorduğumda, ‘lüfer gibisi yok’ derdi İçmeler’de balıkları dört gözle bekleyen dedem. Lüfer kasayla alınacak kadar bol, biz lüfere on saat yol yaptıracak kadar tutkuluyduk.

ali’nin lüfer anısı

Ali bey, bizle anısını paylaşan ilk lüfer koruma timi takipçisi. hemen koyduk günlüğe ve geçtik tarihe… paylaştıkça güzel herşey, en çokta anılar!

ali bey’e çok teşekkürler…

 

‘Boğaz’da bolluğun olduğu, ballandırılarak anlatılan o zamanlarda  buzdolabını balıkla doldurmak inanın gereksizdi. Benimki gibi bir aileden geliyorsanız balık tuttuğunuz gün için; “Konuşmaya hele şükür başladı” gibi bir yorum alabilirsiniz.

Beylerbeyi’nde önü rıhtımlı bir yalının alt katında oturuyorduk. Hayatımın büyük bir kısmı iskelede geçiyordu. Altı, yedi yaşlarındaydım. Ve henüz lüfer avını beceremiyordum. Ama “konuşmak” konusunda da ailemi mahçup etmiyordum. Bahçeden bir bambu kamış kesmiş, ucuna kamış boyu kadar misina bağlamış, minnacık iğnesine de pamuğu kurt şeklinde büzerek yem yapmış vaziyette rıhtım boyu geziyor, istavrit tutuyordum. Yirmi, otuz tane yakaladıktan sonra anneanneme tavada pişirtiyor, karnımı doyuruyordum. Kimi zaman da tuttuğum balıkları babama veriyordum. O da istavriti yaprak şeklinde kesip, lüfer yemi yapıyordu. Kıyıdan at-çek diye bir teknikle hemen dört beş tane yakalıyor, sonra temizleyip balığı daha buzdolabına koymadan ızgaraya yatırıyordu.

Hatırlıyorum, bir akşam yemeğe gelecek misafirler “Ne de olsa Ali Bey’in evinde balık boldur, siz de gelin ne olacak” diyerek kendi misafirlerini de davet etmişler. Babam fazladan misafirin geleceğini nerden bilsin? Beklenilen misafir sayısı kadar balık tutmuş. Izgaranın yanındaki tabakta marine edilmiş cânım lüferler kızarmayı beklerken, gelenler tabaktaki balık sayısını fark etmiş olacaklar ki panik oldular. Babam ise ilk parti lüferleri ızgaraya yatırıp anneme emanet etti. Misafirler özür dilemeye başladılar ki, birden babamın bana gülümsediğini fark ettim. Herkes ne olacağını beklerken babam olayı çözen cümleyi kurdu. Ben ise babamın ne söyleyeceğinden emin, çoktan bambu kamışımı ve pamuğu almaya yönelmiştim. Gülümsemeye devam edip “Biz Ali Kemal ile buzdolabından biraz lüfer alıp geliyoruz” dedi. Babamla rıhtıma doğru yürürken, misafirlerin fısıldıyarak aralarında “Buzdolapları iskelenin üzerinde miymiş” diye sormalarına ise çok güldük.’

Ali Kemal Pasiner

şemsa’nın lüfer anısı

sevgili Şemsa Denizsel, işletmesinde ‘almıyoruz, satmıyoruz!’ diyen şeflerden. onun da çünkülerinden biri, İstanbul’da lüferin bir dünü var. ve o da notuyla günlüğümüze, uğradı!

afiyetle…

 

Adam olacak çocuk lüfer yiyişinden belli olur.

Bana anlatıldığına göre 2 yaşındaymışım. İştahlı ve yemeğe meraklı bir çocuk olduğum o zamandan aşikarmış. Yeni tanıştığım lezzetleri ağzımda keşfederken suratımın aldığı ifadeler hala bugün ailemin benle dalga geçmesine sebep. Karpuzu keşfim, dondurma, kızarmış tavuğu ilk yiyişim hep anlatılanlar arasında.

Herkesin favorisi 2 yaşımda lüferle tanışma hikayem. Balığa şiddetle düşkün İstanbullu bir büyükbaba ve onu ziyarete gittiğimizde pişirilmiş ızgara lüfer. Herhalde tam mevsimi, kocaman yağlı bir lüfer. Öyle bugünün lüfer diye yutturulan sarıkanatlarından değil. Boğaz’ın gerçek kraliçesinin layıkıyla sofraya çıktığı yıllar.

Ama ben de hepi topu 2 yaşında bir bebeğim. Henüz bebeklikten çocukluğa geçme sınırındayım. Yiyebileceklerim yaşıtlarıma göre ne kadar fazla da olsa, lüfer dediğin yağlı ve ağır bir balık. Ve de kocaman. Bir yetişkinin balığına beni ortak ediyorlar, ne de olsa o yaşta anca tırtıklamam beklenir. Fakat lüfer lezzetiyle öyle bir yaratık ki, ben yedikçe, keşfettikçe yemeye devam ediyorum, kendimi lüferden alamıyorum. Yetişkinler beni tebessümle izleseler de, büyükbabam eski usul insanlardan olarak, sonunda patlıyor: “Çocuk hasta olacak!”  Ama dedim ya, beni lüferden alamıyorlar, 2 yaşındaki Şemsa bir bütün ızgara lüferi tek başına hallediyor.

defne’nin lüfer anısı

lüfer bayramını İstanbul’lu olmanın bayramını ilk hayal eden ve bizi peşinden sürükleyen sevgili Defne Koryürek… lüfer günlüğüne, lüferin dününden bir not düştü… afiyetle okuyunuz!

“Nasıl ki ufukta Sarayburnu ve dünyalar güzeli silüeti İstanbul’un belirdiğinde bakakalıyor, kalbimiz bir başka atıyorsa o güzelliğe; nasıl ki bahar gelip erguvanları açtığında Bebek bir başka keyif veriyorsa bize; mevsim gelip lüfer geçtiğinde Boğaz’dan birbiri ardına, sürüler halinde, hele bir de bereketliyse… bir başka heyecan, bir başka mutluluk kavrıyor hepimizi! Ve bu sadece boğazına düşkünlükle açıklanabilecek bir heyecan da değil! Geçen yıl pek cüretkar bir karar aldık ve bundan böyle dedik, Ekim ayının 3. Cumartesi’sini İstanbul’un Lüfer Bayramı olarak kutlayalım! Zira lüfer İstanbul’un, Boğaz’ın sembolüyse, İstanbul da kültürü, tarihi ve onu bereketli kılan tüm kaynakları ile bizim, hepimizin ortak mirası! Nasıl ki bir mevsim erguvanlar açmasa içimizde bir endişe filizlenmeye başlar; nasıl ki İstanbul’un siluetine gökdelenler girdiğinde hepimiz itiraz ettik; lüfer de, vaktiyle kıyıdan çapari ile bile tutulabilen lüfer de çıkmaz olduğunda denizimizden…. doğru gitmediğini bir şeylerin hepimiz biliyoruz! Bu huzursuzluk üstü örtülmez ve her an daha fazla bir grup İstanbullu tarafından paylaşılırsa sahiplenme artacak; bu sahiplenme koruyacak şehri ve bu koruma, kollama arzusu yaşatacak doğasını diye düşündük. O doğanın bir parçasının biz, o doğa olmazsa olamayacak olanın da gene biz, İstanbullular, olduğunun idrakıyla… Dolayısıyla bu bayram İstanbullu’nun, İstanbul’u ev belleyenlerin bayramı olsun dedik! Bu bayram İstanbul’u yeniden keşfetmenin, İstanbul’a doğasıyla, bereketiyle sahip çıkmanın bayramı olsun diye hayal ettik! Diliyorum geçen yıl başlattığımız, bu yıl hepi topu ikincisini kutladığımız bayramımız halka halka genişlesin, hepimizi kucaklasın, adım adım hepimizi İstanbul’un rengi, ışığı sarsın ve bizler bu tarihi binlerle yazılı şehrin, bu şehrin doğasının bekasını, kendi bekamızdan asla ayrı saymayalım! İstanbul lüferine hasret kalmasın, erguvanları daim olsun, fıstık çamları, mahalle aralarında akan memba suları adım adım hatırlansın, şehre tadı, kokusu, bereketi iade olsun.. Bu bayram, çocuklarımızdan miras İstanbul’un, onlara pırıl pırıl iade etmenin yolunu açsın bizlere. Lüfer, bir semboldür nihayetinde! İstanbul’un. Evimizin…”